İnsanların hem ruhsal hem de bedensel saÄŸlığının çok büyük ölçüde cinsel yaÅŸamlarına baÄŸlı olduÄŸu düşüncesi, Sigmund Freud ‘un ilk yapıtlarını yayınladığı 19. yüzyıl sonundan beri gittikçe daha çok yandaÅŸ bulmaktadır. Freud’a göre, uygarlığın geliÅŸmesi, cinsel dürtüleri ve cinsel yaÅŸamı sınırlamakta, bu da insanlarda nevrozlara ve ruhsal bozukluklara yol açmaktadır. Ama bu bastırılmış cinsellik ve beraberinde getirdiÄŸi sinir ve ruh hastalıkları, modern toplumun nimetlerinden yararlanmak için ödemek zorunda olduÄŸumuz bedeldir: cinsel yaÅŸam bir sorun haline gelmekte, ama insanlar da daha rahat yaÅŸama olanağına kavuÅŸmaktadır. Bu görüşe, Freud’un kendi çalışma arkadaÅŸlarından karşı çıkanlar olmuÅŸtur. “Cinsel Devrim ” ve “Bedensel BoÅŸalmanın İşlevi ” adlı incelemelerin yazarı Wilhelm Reich , aslında cinsellikle uygarlık arasında bir çatışmanın olmadığını ileri sürmüştür. Reich’a göre, cinselliÄŸi bastıran ve sınırlayan, uygarlığın kendisi deÄŸil, sadece bugünkü biçimidir. Günümüzün baskıcı toplumları, cinsel doyumu engellemektedir. Cinsel doyumsuzluk, delilikten kansere kadar birçok toplumsal ve bedensel hastalığın nedenidir. Reich’a göre, insanlar cinsel yaÅŸamlarında özgürleÅŸtiklerinde, toplum hem gerçekten uygar hem de saÄŸlıklı hale gelecektir. Uzmanların çoÄŸunluÄŸuysa, bu türden felsefi ve toplumbilimsel sorunlara hiç girmeksizin, insanların cinsel yaÅŸamının sorularla dolu olduÄŸunu belirtmekle yetinmektedir. “İnsanm Cinsel Tepkisi ” adlı araÅŸtırmanın yazarları Masters ve Johnson, 1970′de yayınlanan ikinci kitapları “İnsanın Cinsel YetersizliÄŸi “nde şöyle demekteler: “Amerika BirleÅŸik Devletleri’ndeki evli çiftlerin en az yarısı, ya cinsel yaÅŸamlarında dumura uÄŸramışlardır ya da yakın bir gelecekte bu duruma geleceklerdir”. Bununla birlikte, cinsel sorunlar yalnızca ABD gibi sanayileÅŸmiÅŸ modern toplumlarda deÄŸil, ÅŸu ya da bu ölçüde tarihin bütün evrelerine ve çeÅŸitli toplumlarda ortaya çıkmıştır. İlk ve OrtaçaÄŸ hekimlerinin bu sorun üzerinde durduÄŸu ve cinsel rahatsızlıkları gidermek için çareler önerdikleri bilinmektedir. Yine de bugünkü anlamıyla cinsel sorunların, daha kesin bir deyiÅŸle, iktidarsızlık ve soÄŸukluk gibi sorunların, esas olarak modern zamanlarda yaygınlaÅŸtığı söylenebilir. Cinsel sorunlar, kadın ve erkeklerin normal bir cinsel iliÅŸkide bulunmalarını güçleÅŸtiren ya da büsbütün önleyen psikolojik engellerdir. ÇoÄŸu zaman çocukluk yaÅŸantılarından ya da çok baÅŸarısız bir ilk cinsel deneyden kaynaklanan korku, aÅŸağılık duygusu, sıkılganlık ve suçluluk duygusu gibi psikolojik engeller ve iç yasaklar insanlarda cinsel arzuyu azaltmakta, heyecan ve orgazma yol açan cinsel refleksleri sınırlamaktadır. Kısacası, insanın normal cinsel tepkisini engellemektedir. KuÅŸkusuz, organ bozuklukları, alkolizm, ÅŸeker hastalığı ya da kromozom bozuklukları gibi fiziksel ve biyolojik nedenler de soÄŸukluk veya iktidarsızlık gibi sorunlara yol açabilirler. Ama cinsel sorunların en yaygın kaynağı, psikolojik ve toplumsal engellerdir.

Korku ve Cinsel YaÅŸam

Normal koÅŸullarda insandaki cinsel dürtü öylesine doÄŸal ve kendiliÄŸindendir ki, henüz evlenmemiÅŸ veya bir eÅŸle iliÅŸki kurmamış insanların çoÄŸu, baÅŸarılı ve doyurucu bir cinsel birliÄŸin otomatik olarak gerçekleÅŸeceÄŸini sanırlar. Oysa cinsel faaliyet çok hassas bir mekanizmadır: kolayca arızalanabilir. İnsanın doÄŸal dürtülerinden biri olan cinsel istek, normal koÅŸullarda, bir uyarıcıyla karşılaÅŸtığında kendiliÄŸinden ortaya çıkar ve herhangi bir engele takılmadığı takdirde orgazmla sonuçlanır. Wilhelm Reich’ın dediÄŸi gibi, doÄŸal ve saÄŸlıklı bir cinsellik kiÅŸinin hiç bir iç yasaklanma duymaksızın cinsel heyecana kendini bırakabilme yetisidir. Bu, içgüdüsel bir faaliyettir ama sanıldığı gibi otomatik deÄŸildir; bazı psikolojik koÅŸulları vardır. Bu koÅŸullar olmadığında en kışkırtıcı görüntüler bile kiÅŸilerde gerekli cinsel tepkileri doÄŸurmayacaktır. Çünkü bunların eksikliÄŸi, insan gövdesinde, cinsel iliÅŸki için gerekli olan fizyolojik dönüşümlerin gerçekleÅŸmesini önleyecektir. DiÄŸer yandan, insanlarda, cinsellik gibi temel dürtülere müdahale eden, bunların iÅŸlenmesini önleyen ikincil dürtüler de bulunmaktadır. Bu dürtüler, toplumsal yaÅŸamda doÄŸal cinselliÄŸin bastırılmış olmasından kaynaklanmakta ve insanın haz duyma kapasitesini sınırlamaktadır. Bu ikincil dürtülerin en iyi örneÄŸi “korku” dur. Genellikle korkuyla cinsel iliÅŸki birbirine ters düşer. Ani bir korku insan vücudunda adrenalin salgılanmasına yol açar. Bu madde, insana tehlikeye karşı koyabilmesi için gerekli olan enerjiyi saÄŸlar ama, cinsel isteÄŸi de söndürür. Bir yandan da savunma refleksleri, kanın sindirim ve üreme organlarından çekilip kol ve bacak kaslarına dolmasına neden olur. Böylece insanın “savaÅŸ organları” güçlenir, ama cinsel organları büzülür: birleÅŸme olanaksızlaşır. Korkunun cinsel arzuları öldürmesi gerçekte çok anlaşılabilir bir durumdur. ÇiftleÅŸme anı, canlının dış tehlikelere karşı en açık, en korunmasız olduÄŸu andır. Böyle bir durumda canlı çiftleÅŸmeyi sürdürecek olsa, hayatta kalması olanaksızlaÅŸabilir. Yüzbinlerce yıl önce vahÅŸi bir ormanda bir insan çiftinin seviÅŸmekte olduÄŸu ve çevrede de aç bir aslanın dolaÅŸtığı düşünülürse; kuÅŸkusuz, birleÅŸme eyleminin yarıda kesilmesi gerekecektir. Böylece, tarih içinde, korkunun cinselliÄŸi bastırması insanda yerleÅŸik bir refleks mekanizması haline gelmiÅŸtir. Bu sadece “VahÅŸi aslan” türünden somut ve dıştan gelen tehditler için deÄŸil, kaynağı daha belirsiz, bulanık psikolojik tehlike ve endiÅŸeler için de geçerlidir. Kaynağı ne olursa olsun, korku, ÅŸiddetli sıkıntı ve kaygı duyguları, insanları cinsel uyarılara karşı genellikle duyarsızlaÅŸtırır. Çocukluk yıllarında veya ergenlik döneminde herhangi bir nedenden ötürü kadınlara karşı korku beslemiÅŸ bir insan, ilk cinsel deneyinde de bu sıkıntılı duyguyu üzerinden atamadığı için büyük bir olasılıkla baÅŸarılı olamayacaktır. Erkeklerde ereksiyonun gerçekleÅŸmesini veya orgazma ulaşılmasını, kadınlardaysa aynı ÅŸekilde dölyolunun nemlenmesini ve orgazma varılmasını önleyen bazı korkular oldukça basit ve yüzeyseldir. “Bu gece penisim sertleÅŸecek mi?” gibi bir kaygı, birçok erkeÄŸin geçici olarak iktidarsız kalmasına neden olmuÅŸtur. Ancak, bu gibi cinsel korkular, insanın kendisi tarafından tahlil edilebildiÄŸi için çoÄŸu zaman geçicidir. Buna karşılık, kaynakları ve nedenleri kiÅŸinin kendisince bilinemeyen bazı daha derin korku ve kaygı duyguları için bir psikologa baÅŸvurulması gerekebilir.

Suçluluk Duygusu

Bazen de baÅŸarılı ve doyurucu bir cinsel yaÅŸamın önüne dikilen engel, aşırı bir utangaçlıktır. Cinsel konularda rahat olmayan aşırı sıkılgan kiÅŸiler heyecanlarını kontrol altında tuttukları için gerçek doyuma da ulaÅŸamazlar. EÅŸlerden ikisinin de büyük bir sıkıntıyla sabahı bekledikleri, baÅŸarısız gerdek geceleri, cinselliÄŸin baskı altında tutulduÄŸu bütün toplumlarda çok sık rastlanan bir durumdur. ÇoÄŸu zaman bu cinsel iÅŸlevsizliÄŸin kökeninde bu suçluluk duygusu yatar. Kadın ya da erkek, gerek hayali, gerekse gerçek bütün cinsel eylemlerinde derin bir suçluluk kompleksinin etkisi altındadırlar ve bu yüzden, orgazma ulaÅŸsalar bile gerçek bir ruhsal ve bedensel bir doyumdan uzak kalmaktadırlar. Bunun nedenleri kiÅŸinin çocukluk deneylerinde aranmalıdır. Bazı çocuklar, hiç bir bedensel temasın hoÅŸgörülmediÄŸi bir atmosfer içinde yetiÅŸtirilmiÅŸtir. Anneler ya da babalar, kendi iç yasak ve koÅŸullanmalarından ötürü, çocuklarını yeteri kadar sevip okÅŸamaktan kaçınmışlardır; bu da çocukta fiziksel temasa karşı bir ürkeklik yaratmıştır. Bu tür anne ve babalar, çoÄŸu zaman, çocuÄŸun cinsel organıyla oynamasına da izin vermemiÅŸler, onu mastürbasyon yaparken yakaladıklarında hakaret etmiÅŸler, cezalandırmışlardır. Bunun, çocukta cinsellikle “günah” düşüncesinin birleÅŸmesine yol açması kaçınılmazdır.

Suçluluk duygusu bilinçli bir duygu da olabilir, bilinçsiz de. İnsanların önemli bir bölümünde bilinçli bir günah düşüncesi deÄŸilse bile, bulanık ve kiÅŸinin, kendisinin farkında olmadığı bir utanç duygusu cinsel yaÅŸamı etkisi altında tutar. Günümüzde bile çocuklara cinsel organ ve duygularının birer suç unsuru olduÄŸu düşüncesi yerleÅŸtirilmektedir. Bu bilinçli olarak öğretilmese bile, aileler ve yakın çevreler günlük davranışlarıyla bu duyguyu çocuÄŸa aşılamaktadır. Cinsel bölgeler örtülmekte, cinsel konular suskunlukla geçiÅŸtirilmektedir. Nitekim, soÄŸukluk ve iktidarsızlık gibi sorunların, cinsel konularda rahat, bol cinsel çaÄŸrışımlı konuÅŸmalardan çekinmeyen ve yemek yeme, oturma ve yatma eylemlerini tek bir oda içinde yürüten köy toplumlarından çok, cinsel bakımdan kapalı ve cinsel eylemin herkesin gözünden uzak ayrı “yatak odalarında” sürdürüldüğü kent topluluklarında daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu tür toplumsal nedenlerin yanısıra, cinsel organlarla dışkı organları arasındaki yakınlık da cinsellik ile kirlilik arasında güçlü bir bağın kurulmasına yardım etmektedir. Böylece bir yandan suçluluk, kirlilik ve cinsellik, öbür yandan “iffetlilik”, temizlik ve hatta cinsiyetsizlik, cinsel yönden baskı altındaki kiÅŸinin zihninde birbirine karşıt ilkeler olarak ortaya çıkmaktadır.

Suçluluk duygusu, kiÅŸiyi, oral veya anal seks gibi cinselliÄŸin sadece belirli biçim ve yönlerinden uzak tutabileceÄŸi gibi, genel bir soÄŸukluk, isteksizlik veya iktidarsızlık da yaratabilir. Kimi zaman da, suçluluk ve kirlilik düşüncelerinin arasından geçerek cinsel hazza ulaÅŸmayı baÅŸarabilmiÅŸ kiÅŸilerde biraz farklı bir saplantı belirir: yaÅŸamlarında cinsellikle “kötülüğün” özdeÅŸtirilmesini yaÅŸamış böyle kiÅŸiler, sadece “günahkar bir atmosferde” seks yapmaktan hoÅŸlanır olurlar. Ancak aÄŸrılı, sancılı veya yasak bir iliÅŸki kendilerine zevk verebilir. Bununla birlikte, kiÅŸinin eÅŸiyle mutlu olmasının böyle bir iliÅŸkiye baÄŸlı olduÄŸu ve iki taraf da onayladığı sürece, çocuklarla cinsel iliÅŸki gibi toplumca suç sayılan davranışları içermemesi koÅŸuluyla böyle bir iliÅŸkiyi bir cinsel sapma saymak yanlış olur.

“Performans” Saplantısı

Modern toplumlarda insan cinselliÄŸi üzerindeki baskılar sadece dar anlamda kısıtlayıcı yönde deÄŸildir; görünüşte özgür bir cinselliÄŸe karşı olmayan bazı tutum ve davranışlar da doyurucu bir cinsel yaÅŸamı engelleyebilir. Kadın ve erkekleri cinsel iliÅŸkilerinde deÄŸiÅŸmez rollere iten, kısıtlayıcı bir cinsellik anlayışı, özellikle son yılların cinsel özgürleÅŸmesiyle birlikte etkisini göstermektedir. Cinsel tutukluÄŸa yol açan etkenlerden biri, reddedilme korkusudur. Bazı erkekler, eÅŸleriyle birlikteyken penislerinin hemen sertleÅŸmeyeceÄŸinden veya orgazmlarını tutamayacaklarından endiÅŸelenirler. Bazıları da, eÅŸlerine yeterince zevk verecek cinsel “teknikleri” iyi bilmedikleri için tasalanırlar. Kadınlar da cinsel iliÅŸkide kötü bir “performans” gösterdiklerinden, örneÄŸin eÅŸleri kadar çabuk orgazm olamadıkları için onları tatmin edememekten çekinirler. Bazıları, fiziksel görünüşlerinin yeterince çekici olmadığını, göğüslerinin çok küçük, bacaklarının fazla kısa olduÄŸunu düşüııürler. KiÅŸinin kendini cinsel hazza bırakacağı yerde bu türden bir gerilim içine girmesi, sürekli olarak kendini yargılaması, cinsel arzuyu öldürür. Birbirini seven, birbirine önem veren ama çok deneyli olmayan iki eÅŸin ilk gecelerinden karışık, tatsız duygularla ayrılmalarının nedeni de tamamen bu türden bir “performans” kaygısıdır. Oysa doyurucu bir cinsellikte önemli olan, ÅŸu ya da bu tekniÄŸin uygulanması, vücudun ÅŸu ya da bu noktasının çekici olup olmaması deÄŸil, iki eÅŸin de kendilerini içlerinden gelen arzulara bırakabilmeleridir.

Son otuz yılın cinsel özgürleÅŸme hareketinin çeliÅŸik etkileri olmuÅŸtur. Bir yandan utangaçlık gibi daha eski cinsel sınırlanmalar etkisini azaltmış, ama bir yandan da cinselliÄŸin standartlaÅŸmasına, kalıplaÅŸmasına yol açmıştır. YaÅŸadığımız yarışmacı toplumlar, seviÅŸmeyi çok belirli cinsel birleÅŸme tekniklerine indirgemekte ve bu teknikleri en ustaca uygulayan kiÅŸileri de ideal diÅŸi veya erkek ilan etmektedir. “Bütün Kadınları Tatmin Etme Usülleri”, “Cinsel Teknik”gibi adlar taşıyan yüzlerce yayın bu standartlaÅŸmanın göstergesidir.

Bu kalıplaÅŸmanın cinsellik üzerindeki etkisi üç noktada toplanabilir: birincisi, iliÅŸkide erkek inisiyatifinin abartılmasıdır. Kendisinden hep aktif bir rol beklenen, seviÅŸmeyi baÅŸlatması ve baskın durumda olması istenen bir erkek, hep aynı “performans” düzeyini tutturamadığını görünce, kendi cinsel gücünden kuÅŸkuya kapılabilir. Hele cinsellikle ilgili bazı iç yasaklar ve sıkıntılar taşıyorsa, bu kuÅŸku giderek büsbütün cinsel iliÅŸkiden soÄŸuma haline gelebilir. Sonuçta cinsel tepkilerini ya bütünüyle ya da kısmen yitirebilir: bilinen deyimiyle. iktidarsızlaÅŸabilir. İliÅŸkide inisiyatifi ele almanın kadınca olmadığına inandırılmış bir kadın da, seviÅŸme sırasında kendisini fazlaca sınırladığında aynı sorunla karşılaşır: bu yapay pasiflik onu öyle doyumsuz bırakır ki, cinsel iliÅŸkiden hiçbir tat almaz olur: soÄŸuklaşır.

Modern cinselliÄŸin ikinci bir saplantısı; seviÅŸmenin diÄŸer biçim ve yönlerini ihmal etme pahasına “çiftleÅŸme”nin aşırı vurgulanmasıdır. Sadece erkek ve kadın üreme organlarının birleÅŸmesine indirgenmiÅŸ bir cinsellik bedenin diÄŸer erojen bölgelerinin duyarlığının yokolmasına yolaçabilir ki, bu da cinsel hazzın sınırlanmasına ve doyum olanağının azalmasına neden olur. Üçüncü olarak, modern cinsellikte orgazm, mutlak bir zorunluluk olarak görülmektedir. Cinsel iliÅŸkiye mutlaka orgazma ulaÅŸma düşüncesiyle yaklaşılması, seviÅŸmeyi baÅŸlı başına bir amaç olmaktan çıkarıp bir baÅŸka amaca ,orgazma eriÅŸmenin en kısa yolu haline getirmektedir. Bu da seviÅŸme ve cinsel haz süresini kısalttığı gibi, erken boÅŸalma gibi sorunlara da neden olmaktadır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, cinsellik bir “iÅŸ” haline gelmekte, kiÅŸisel baÅŸarı ya da baÅŸarısızlığın ölçüleceÄŸi bir sınav alanına dönüşmektedir.

Cinsel ilişkinin böyle standartlaştırılması, belirli reçetelere bağlanması, insanların cinsel tepkilerinin zayıflamasına ve arzularının azalmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, cinsel terapistler, eşlerin sevişme sırasında daha değişik yöntemler uygulamasını, orgazm olmak için kendilerini zorlamamalarını ve hatta bir süre orgazmdan kaçınıp sadece aşk oyunlarıyla yetinmelerini önermektedirler.

Aşağılık Duygusu

Cinsel tepkileri zayıflatan veya cinsel isteÄŸi öldüren duygusal engellerden biri de aÅŸağılık kompleksidir. Bazı kiÅŸiler, çeÅŸitli nedenlerden ötürü, baÅŸka insanlara oranla “eksik” ve “yetersiz” olduklarını düşünür. Bu düşünce, sonunda kiÅŸinin cinsel gücünü de etkileyebilir. BaÅŸlangıçta hiçbir saÄŸlam temeli olmayan bir “ben beceriksizim, yetersizim” düşüncesi, sonuçta kiÅŸiyi gerçekten beceriksizleÅŸtirebilir. Bazen de kiÅŸilerin genel bir aÅŸağılık kompleksine deÄŸil, sadece cinsel yeteneklerinin yetersizliÄŸine iliÅŸkin bir duygunun etkisi altında kaldıkları görülür. ÇoÄŸu zaman bunun nedeni, kiÅŸinin çocukluk ve ergenlik döneminde arkadaÅŸlarından dinlediÄŸi, gerçekle ilgisi olmayan mucizevi cinsel baÅŸarı öyküleridir. Bir baÅŸka delikanlının bir gecede dört kadınla birlikte yattığını ve sekiz defa “yaptığını” iÅŸiten deneysiz bir gencin kendisiyle ilgili bir kuÅŸkuya kapılması doÄŸaldır. Oysa çoÄŸu zaman bunlar doÄŸru deÄŸildir ve zaten herkesin cinsel tepkilerinin her zaman birbirinin aynı olması da beklenemez. Kadın ve erkek her insanın, baÅŸkasıyla kıyaslanamayacak kendine özgü bir cinsel doyum ve baÅŸarı düzeyi vardır. Bundan fazlasını beklemek bu düzeyi de düşürebilir. Bir gecede iki kereden daha fazla “yapamadığını” gören bir erkek aÅŸağılık duygusuna kapılabilir ve bu da ertesi gece onun bir kere bile “yapmasını” engelleyebilir.

Erkeklerin cinsellikle ilgili aşağılık duyguları çoğu zaman penislerinin büyüklükleri noktasında toplanır. Ergenlik çağındaki erkek çocuklar arasında en sık görülen seks oyunlarından biri, penis büyüklüklerinin karşılaştırılmasıdır. Bu tür deneyler sonunda bazı kişiler penislerinin diğer erkeklerinkinden küçük olduğu kanısına varabilirler ve cinsel gücün, penis büyüklüğüne bağlı olduğu gibi yanlış bir düşünce de taşıdıkları için, kendilerinin eşlerine zevk verecek kapasitede olmadıklarından endişe edebilirler.

Cinsel organ büyüklüğü, bir çok toplumda görülebilen bir saplantıdır. Bugün Selçuk’taki Efes müzesinde bulunan Romalılar dönemine ait Bes Tanrısı Heykeli, bir cinsel ve toplumsal güç simgesi olarak büyük penisin taşıdığı önemi gösterir. Rönesans dönemi Avrupası’nda da Aristokrat Sınıf’tan erkeklerin de, cinsel organlarını büyük göstermek için pantolonlarının içine çeÅŸitli maddeler yerleÅŸtirdikleri bilinir. Penis büyüklüğü saplantısı, çeÅŸitli kültürlerde, cinsel faaliyetin baÅŸlatıcısı ve aktif öğesi olarak erkeÄŸe verilen önemle ilgilidir. Kadının pasif ve bekleyen bir seks nesnesi, erkeÄŸin ise cinsel hazzın asıl “sahibi” olarak görülmesi, penise de gerçek dışı bir rol yüklemiÅŸtir. Oysa organ büyüklüğünün cinsel güçle bir iliÅŸkisi yoktur. Bu, büyük burnu olan erkeklerin büyük penise, büyük aÄŸzı olan kadınların da geniÅŸ dölyoluna sahip oldukları iddiasına benzeyen bir hurafedir. DiÄŸer yandan, büyük penisli erkeklerin eÅŸlerine daha çok zevk verecekleri düşüncesi de doÄŸru deÄŸildir. Cinsel birleÅŸme sırasında dölyolunun en duyarlı bölümü, ağıza yakın alt kısımlarıdır; penis, büyüklüğü ne olursa olsun, dölyolunun bu kısmına deÄŸecek bir uyarıcı görevini yapacaktır. Üstelik, çoÄŸu kadının asıl cinsel duyarlık merkezi; dölyolu deÄŸil, klitoristir. Cinsel birleÅŸme sırasında klitoris erkeÄŸin penisine deÄŸil, penisin üstünde yeralan tüylü bölgeye deÄŸer ve bu bölgenin basıncıyla uyarılır. EÄŸer bir kadın, sırf bilgisizlikten ötürü, büyük bir penisin kendisine daha çok zevk vereceÄŸi düşüncesine saplanmışsa ve bu saplantıdan ötürü küçük penisler kendisine psikolojik bir haz vermiyorsa, sorun organ büyüklüğünden deÄŸil, yalnızca bir psikolojik koÅŸullanmadan kaynaklanmaktadır.

CİNSEL SORUNLAR VE SAĞLIK

Kadın ve erkeklerdeki iktidarsızlık ve soÄŸukluk gibi cinsel sorunların çok büyük bir bölümü psikolojik kökenlidir ama, fiziksel rahatsızlık ve hastalıkların sonucu olan cinsel yetersizlikler de vardır. Özellikle, gençlikte gözükmeyen ama ilerleyen yaÅŸla birlikte ortaya çıkan ÅŸeker hastalığı, kalp, karaciÄŸer ve böbrek rahatsızlıklarının cinsel yaÅŸamı olumsuz yönde etkilediÄŸi ileri sürülmektedir. Kalp uzmanlarının, kalp hastalarının cinsel yaÅŸamıyla ilgili olarak İngiltere’de yaptıkları bir araÅŸtırma ÅŸu sonuçları vermiÅŸtir: kalp hastalarının yüzde 10′u ağır bir krizden sonra cinsel güçlerini bütünüyle yitirmiÅŸ gorünmektedir; yüzde 60′ının cinsel yaÅŸamı düzensizleÅŸmiÅŸ ve cinsel birleÅŸmeden aldıkları zevk azalmıştır. Geri kalan yüzde 30′un cinsel etkinliklerinde bir deÄŸiÅŸme olmamış, krizi geçirdikten bir süre sonra normal cinsel iliÅŸkilerine yeniden baÅŸlamışlardır. Görünüşte, enfarktüse benzer kalp hastalıkları cinsel yaÅŸama ağır bir darbe indirmektedir. Ancak, yapılan araÅŸtırma, bu hastaların üçte ikisinin geçirdikleri krizin cinsel yaÅŸamlarını ne yönde etkileyeceÄŸi konusunda hiçbir hekime danışmadıklarını da ortaya koymuÅŸtur. Buradan da anlaşılmaktadır ki, hastaların çoÄŸu bilgisizlikten ve korkudan ötürü, cinsel faaliyetlerini kendi kendilerine kısıtlamıştır. AraÅŸtırmayı yürüten kalp uzmanları, böyle bir kısıtlamanın oldukça gereksiz olduÄŸunu, hatta tam tersine hastanın durumunun daha da kötüleÅŸmesine neden olabileceÄŸini belirtmektedir. Dahası, araÅŸtırmada, hastanın yaşı da geçirdiÄŸi krizin sertliÄŸi ile cinsel faaliyet düzeyi arasında anlamlı bir baÄŸ da bulunamamıştır. 43 yaşında ikinci bir enfarktüs geçirmiÅŸ bir erkek, kısa bir süre sonra cinsel yaÅŸamına aynı tempoda yeniden baÅŸlamış, buna karşılık 46 yaşında ve oldukça hafif bir enfarktüs geçiren bir baÅŸka erkek cinsel birleÅŸmeyi kendi kendine yasakladığı için giderek isteÄŸi de zayıflamıştır. SeviÅŸme ve cinsel birleÅŸme sırasında insanın kalp atışlarında, soluÄŸunda ve kan dolaşımında büyük bir hızlanma olduÄŸu doÄŸrudur. Daha önce kriz geçirmiÅŸ kiÅŸilerin seviÅŸme sırasında kendilerini fazlaca zorlamaktan kaçınmaları da yararlı olacaktır. Ama bu kiÅŸiler kalplerini aşırı zorlamaksızın da doyurucu bir cinsel deney yaÅŸayabilirler. Öte yandan, çalışırken ve gündelik yaÅŸam içinde kalplerine cinsel birleÅŸmedekinden çok daha fazla bir yük bindiriyor da olabilirler. Enfarktüs krizi geçirmiÅŸ 14 kiÅŸi üzerinde yapılan incelemeler, bu hastaların bir gün içinde, çeÅŸitli zamanlarda örneÄŸin sıkışık bir trafikte araba kullanırken, iÅŸlerinde çetrefil bir sorunla uÄŸraşırken ya da hararetli bir tartışma içindeyken kalplerini çok daha fazla yorduklarını göstermiÅŸtir. Alınan elektrokardiyogramlar bunu kanıtlamaktadır. Birçok hekim, kalp hastalarının bir kat merdiven çıkabilecek ya da birkaç dakika hızlı yürüyebilecek durumda oldukları sürece rahatlıkla cinsel iliÅŸkiye de girebileceklerini belirtmektedir. Cinsel birleÅŸme sırasında geçirilen kalp krizleri üzerinde yapılan bir çalışma da oldukça anlamlı bir sonuç koymuÅŸtur ortaya: bu krizlerin büyük bir bölümü, evli kiÅŸilerin evlilik dışı cinsel iliÅŸkileri sırasında meydana gelmiÅŸtir. Bunun bir nedeni, bu tür iliÅŸkiler sırasında alınan ağır alkol ve aşırı yemek ise, bir nedeni de böyle bir iliÅŸkinin kiÅŸiye büyük bir kaygı, duygusal gerginlik, hatta korku vermesidir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, krizin asıl nedeni cinsel birleÅŸme deÄŸil, bu birleÅŸmenin yakalanma korkusu içinde, sıkıntılı ve gergin bir ruh hali içinde yapılmasıdır.

Bunun dışında, bazı damar rahatsızlıklarının ve özellikle şeker hastalığının kişinin cinsel tepkilerini etkilediği bilinmektedir. Ama bu etki, hastalığın ilerleme derecesine göre ve kişiden kişiye değişmektedir. Diğer taraftan bu hastalıkların etkisi, doğru bir yemek rejimi ve yaşam tarzının benimsenmesiyle büyük ölçüde giderilebilmektedir. Bu konuda kişilerin hekime danışmadan kendi yersiz korkuları ve kulaktan dolma bilgileriyle hareket etmeleri yanlış olur.

CİNSEL SORUNLAR VE RUH SAĞLIĞI

Ruhsal bakımdan sağlıklı bulunan kimselerde cinsel sorunlar görülebildiği gibi, bu sorunların birtakım psikiyatrik bozukluklar eşliğinde ortaya çıktığı da olur. Sorunların giderilmesi açısından ruhsal sorunlar ile cinsel davranış bozuklukları arasındaki ilişkinin iyi kavranması çok önemlidir. Çünkü benzer psikiyatrik belirtiler gösteren kimselerin birbirinden çok farklı cinsel tutumlar içinde bulundukları gözlenmiştir. Üstelik çeşitli psikiyatrik sorunların tedavi yöntemleri farklıdır. Bu nedenlerden ötürü, cinsel terapi uzmanının aynı zamanda psikiyatrik sorunların tanısı ve tedavisi konularında da beceri sahibi olması önemlidir. Özellikle endişe ile cinsel sorunlar arasındaki ilişkinin doğru saptanması gerekir. Herhangi bir psikiyatrik sorun yüzünden zeten endişe yaşamakta olan ve bunun bir yan etkisi olarak cinsel işlevleri bozulan bir kimsenin durumu cinsel sorunlar yüzünden endişelenen kimsenin durumundan farklıdır. Eşlerden biri psikozda ise; çifte cinsel terapi uygulamak, psikiyatrik sorunun büyüyerek tehlikeli bir hal almasına yol açabilir.

Cinsel sorunlara genellikle eÅŸlik eden ruhsal hastalıklar ; ruhsal çöküntüler ve duygusal bozukluklar, nevroz ve kiÅŸilik sorunları, ÅŸizofrenidir. Ruhsal çöküntü (depresyon) bunların başında gelir. Bu, cinsel iÅŸlevlerinde bir aksamadan ötürü tedaviye baÅŸvuran kiÅŸilerin büyük çoÄŸunluÄŸunda görülen bir durumdur. Ruhsal çöküntü; bireyin libidosunu etkiler ve cinsel isteÄŸini azaltır. Sonuç olarak erotik heyecanlanma güçleÅŸir ve böylece erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda orgazm güçlüğüne yol açmış olur. Özellikle çöküntü içindeki erkeklerde penisin sertleÅŸmesi güçleÅŸir. Hastanın bu durumdayken doÄŸrudan cinsel terapiye alınması olanaksızdır. İlk olarak ilaç ve psikoterapi yoluyla ruhsal çöküntünün giderilmesine çalışılır. Psikanalizci ruhbilimciler ruhsal çöküntüyü “bir sevgi nesnesinin yitirilmesine gösterilen bir çeÅŸit ilkel yas tutma” olarak tanımlar. Öte yandan daha bedensel yönelimli uzmanlar bu sorunu kimyasal bir bakış açısından deÄŸerlendirerek bunun kalıtım yoluyla aktarılan ve beyin metabolizmasını ilgilendiren psikosomatik bir durum olduÄŸunu ileri sürmektedir. Tedavide hastalığın hem kimyasal hem de ruhsal belirleyicilerinden yola çıkmanın en iyi sonuç verdiÄŸi bilinmektedir.

Nevroz türü ruhsal bozuklukların normal davranışlardan farklılığını saptamak güçtür. Çünkü psikoz türünden ruhsal hastalıklardan farklı olarak nevrozlu kimsenin gerçekle bağları kopmamıştır. Oldukça akılcı biçimde davranır, yargı ve fikirleri tuhaf değildir, kişiliğinde herhangi bir çözülme gözlenemez. Bu kimseler, bilinçaltlarından kaynaklanan çelişkiler yüzünden gerçekçi olmayan, yıkıcı birtakım davranışlara yönelir. Saplantı biçiminde düşünceler, sürekli el yıkama, aşırı ölçüde temizlik yapma gibi davranışlar, herhangi bir bedensel nedeni olmayan histerik belirtiler, nevroz durumunun özellikleridir. Kişilik sorunu olan kimseler ise benzer belirtiler göstermeyip, başkaları ile olan ilişkilerinde çarpık, yıkıcı davranışlara yönelirler. Anti-sosyallik, aşırı duygusallık, kuşkuculuk, ani duygusal patlamalar, kişilik sorununun çeşitli görünümleridir. Eskiden çoğu ruhbilimciler cinsel sorunları tümüyle nevroz sınıflandırmasına dahil etmekteydi. Penisi sertleşmeyen erkek, orgazma ulaşamayan kadın, eşcinsel ya da kırbaçlı türden fantazileri olan bir kimse, hem kendi çevresinde hem de psikiyatrist tarafından nevrozlu bir hasta olarak görülürdü. Oysa bu anlayış değişmiştir. Cinsel sorunları olan bazı inszanlarda, bu sorunun kişinin ruhsal derinliklerinde yatan duygusal sorunlarının belirtisi olduğuna rastlandığı gibi, bazı hastaların cinsel sorunlarının herhangi bir nevrozdan ya da kişilik sorunundan kaynaklanmadığı da gözlenmektedir. Hatta öyle nevrozlu hastalar vardır ki son derece normal bir cinsel yaşam sürdürürler. Bununla birlikte, psikanaliz okulunun nevroz açıklamasında kullandığı bilinçaltı kökenli davranışlar, çelişkiler, bastırma gibi terimler bugünkü uygulamada cinsel sorunların tedavisinde büyük ölçüde yararlanılan kavram ve araçlardır. Cinsel birleşmede bulunup boşalma yaşadığı an bedensel bir zarar göreceği inancı ve korkusuyla yaşamakta olan bir erkeğin iktidarsızlık sorunu ancak bu bilinçaltı olgu açığa çıktığında anlaşılabilir. Gerçekte bu bedensel zarar görme kaygısına pek çok cinsel sorunun kökeninde rastlanır. Bu gibi sorunlu kimseler çocuksu korkularını eşlerine de aşılayabilirler. Sevdikleri tarafından denetim altına alınacaklarına ya da terk edilerek büyük acılara maruz kalacaklarına ilişkin bilinçaltı korkular besleyen kimselere cinsel sorunlular arasında oldukça sık rastlanır.

Nevrozlu hastalar cinsel coşkulanma durumunda büyük endişe yaşayabilirler. Çoğu kez karşılaştıkları çelişkiyi yenmek için erotik uyarımlardan kaçmak ya da bu uyarımların önüne geçmek için birtakım özürler bulurlar. Bu gibi durumlarda tedavi stratejisi, hastaya erotik bağlam içinde yaşadığı endişeye karşı koyabilmesi için bir takım araçlar kazandırarak bu sırada onun erotik uyarımlara karşı ortaya çıkardığı özürleri yavaş yavaş ortadan kaldırmaktır. Cinsel terapide çiftlerden biri ya da her ikisi koyu bir nevroz içindeyse durum oldukça güçleşir. Çünkü terapi, çiftlerin kendilerini tedaviye ne ölçüde hazır hissettiklerine bağlıdır. Nevroz varlığında hem tedavinin süresi uzayabilir, hem de sonuçtan kesinlikle güvenli olunamaz. Çocuklukta takılmış, ruhsal çöküntülü ve nevrozlu bir erkeğin erken boşalma sorununu tedavi ettirdikten sonra boşalma tepkisi konusunda tam bir denetim kazandığı görülmüştür. Buna benzer biçimde orgazma ulaşamayan bir kadın bu güçlüğü yenerek orgazm yaşayabilir. Fakat yine de eksikliğini hissettiği ruhsal huzuru bulamamış olabilir. Cinsel terapi, söz konusu cinsel çelişkiyi çözüme kavuşturarak hastanın cinsellik karşısında duyduğu endişeye karşı bir savunma geliştirerek sadece cinsel sorunu halledebilir. Çoğu örneklerde görüldüğü gibi hasta, mutlu bir cinsel yaşama kavuşmasına karşın temeldeki nevrozunun sıkıntısını yaşamaya devam eder. Bazen de nevrozlu kimsenin gördüğü cinsel tedavi, söz konusu cinsel sorununun ötesinde bir yarar sağlar. Cinsel sorunu çevreleyen endişeden kurtulmanın yol açtığı rahatlık, hastanın ruhsal bütünlüğü üstünde etki yaparak tam bir iyileşme sonucunu doğurur. Şizofreni tanısı taşıyan kimselerin genellikle cinsel bakımdan sorunlu oldukları sanılır. Oysa cinsel işlevleri tamamıyla yerinde olan pek çok şizofren vardır. Öte yandan şizofreni ile cinsel sorunlar arasındaki ilişki oldukça karmaşıktır. Şizofren bir kimsenin cinsel sorunları bedensel cinsel işlevlerden çok, bu kimsenin eşiyle ve dış dünyayla olan ilişkisindeki bozukluktan kaynaklanmaktadır.

İnsanların hem ruhsal hem de bedensel saÄŸlığının çok büyük ölçüde cinsel yaÅŸamlarına baÄŸlı olduÄŸu düşüncesi, Sigmund Freud ‘un ilk yapıtlarını yayınladığı 19. yüzyıl sonundan beri gittikçe daha çok yandaÅŸ bulmaktadır. Freud’a göre, uygarlığın geliÅŸmesi, cinsel dürtüleri ve cinsel yaÅŸamı sınırlamakta, bu da insanlarda nevrozlara ve ruhsal bozukluklara yol açmaktadır. Ama bu bastırılmış cinsellik ve beraberinde getirdiÄŸi sinir ve ruh hastalıkları, modern toplumun nimetlerinden yararlanmak için ödemek zorunda olduÄŸumuz bedeldir: cinsel yaÅŸam bir sorun haline gelmekte, ama insanlar da daha rahat yaÅŸama olanağına kavuÅŸmaktadır. Bu görüşe, Freud’un kendi çalışma arkadaÅŸlarından karşı çıkanlar olmuÅŸtur. “Cinsel Devrim ” ve “Bedensel BoÅŸalmanın İşlevi ” adlı incelemelerin yazarı Wilhelm Reich , aslında cinsellikle uygarlık arasında bir çatışmanın olmadığını ileri sürmüştür. Reich’a göre, cinselliÄŸi bastıran ve sınırlayan, uygarlığın kendisi deÄŸil, sadece bugünkü biçimidir. Günümüzün baskıcı toplumları, cinsel doyumu engellemektedir. Cinsel doyumsuzluk, delilikten kansere kadar birçok toplumsal ve bedensel hastalığın nedenidir. Reich’a göre, insanlar cinsel yaÅŸamlarında özgürleÅŸtiklerinde, toplum hem gerçekten uygar hem de saÄŸlıklı hale gelecektir. Uzmanların çoÄŸunluÄŸuysa, bu türden felsefi ve toplumbilimsel sorunlara hiç girmeksizin, insanların cinsel yaÅŸamının sorularla dolu olduÄŸunu belirtmekle yetinmektedir. “İnsanm Cinsel Tepkisi ” adlı araÅŸtırmanın yazarları Masters ve Johnson, 1970′de yayınlanan ikinci kitapları “İnsanın Cinsel YetersizliÄŸi “nde şöyle demekteler: “Amerika BirleÅŸik Devletleri’ndeki evli çiftlerin en az yarısı, ya cinsel yaÅŸamlarında dumura uÄŸramışlardır ya da yakın bir gelecekte bu duruma geleceklerdir”. Bununla birlikte, cinsel sorunlar yalnızca ABD gibi sanayileÅŸmiÅŸ modern toplumlarda deÄŸil, ÅŸu ya da bu ölçüde tarihin bütün evrelerine ve çeÅŸitli toplumlarda ortaya çıkmıştır. İlk ve OrtaçaÄŸ hekimlerinin bu sorun üzerinde durduÄŸu ve cinsel rahatsızlıkları gidermek için çareler önerdikleri bilinmektedir. Yine de bugünkü anlamıyla cinsel sorunların, daha kesin bir deyiÅŸle, iktidarsızlık ve soÄŸukluk gibi sorunların, esas olarak modern zamanlarda yaygınlaÅŸtığı söylenebilir. Cinsel sorunlar, kadın ve erkeklerin normal bir cinsel iliÅŸkide bulunmalarını güçleÅŸtiren ya da büsbütün önleyen psikolojik engellerdir. ÇoÄŸu zaman çocukluk yaÅŸantılarından ya da çok baÅŸarısız bir ilk cinsel deneyden kaynaklanan korku, aÅŸağılık duygusu, sıkılganlık ve suçluluk duygusu gibi psikolojik engeller ve iç yasaklar insanlarda cinsel arzuyu azaltmakta, heyecan ve orgazma yol açan cinsel refleksleri sınırlamaktadır. Kısacası, insanın normal cinsel tepkisini engellemektedir. KuÅŸkusuz, organ bozuklukları, alkolizm, ÅŸeker hastalığı ya da kromozom bozuklukları gibi fiziksel ve biyolojik nedenler de soÄŸukluk veya iktidarsızlık gibi sorunlara yol açabilirler. Ama cinsel sorunların en yaygın kaynağı, psikolojik ve toplumsal engellerdir.

Korku ve Cinsel YaÅŸam

Normal koÅŸullarda insandaki cinsel dürtü öylesine doÄŸal ve kendiliÄŸindendir ki, henüz evlenmemiÅŸ veya bir eÅŸle iliÅŸki kurmamış insanların çoÄŸu, baÅŸarılı ve doyurucu bir cinsel birliÄŸin otomatik olarak gerçekleÅŸeceÄŸini sanırlar. Oysa cinsel faaliyet çok hassas bir mekanizmadır: kolayca arızalanabilir. İnsanın doÄŸal dürtülerinden biri olan cinsel istek, normal koÅŸullarda, bir uyarıcıyla karşılaÅŸtığında kendiliÄŸinden ortaya çıkar ve herhangi bir engele takılmadığı takdirde orgazmla sonuçlanır. Wilhelm Reich’ın dediÄŸi gibi, doÄŸal ve saÄŸlıklı bir cinsellik kiÅŸinin hiç bir iç yasaklanma duymaksızın cinsel heyecana kendini bırakabilme yetisidir. Bu, içgüdüsel bir faaliyettir ama sanıldığı gibi otomatik deÄŸildir; bazı psikolojik koÅŸulları vardır. Bu koÅŸullar olmadığında en kışkırtıcı görüntüler bile kiÅŸilerde gerekli cinsel tepkileri doÄŸurmayacaktır. Çünkü bunların eksikliÄŸi, insan gövdesinde, cinsel iliÅŸki için gerekli olan fizyolojik dönüşümlerin gerçekleÅŸmesini önleyecektir. DiÄŸer yandan, insanlarda, cinsellik gibi temel dürtülere müdahale eden, bunların iÅŸlenmesini önleyen ikincil dürtüler de bulunmaktadır. Bu dürtüler, toplumsal yaÅŸamda doÄŸal cinselliÄŸin bastırılmış olmasından kaynaklanmakta ve insanın haz duyma kapasitesini sınırlamaktadır. Bu ikincil dürtülerin en iyi örneÄŸi “korku” dur. Genellikle korkuyla cinsel iliÅŸki birbirine ters düşer. Ani bir korku insan vücudunda adrenalin salgılanmasına yol açar. Bu madde, insana tehlikeye karşı koyabilmesi için gerekli olan enerjiyi saÄŸlar ama, cinsel isteÄŸi de söndürür. Bir yandan da savunma refleksleri, kanın sindirim ve üreme organlarından çekilip kol ve bacak kaslarına dolmasına neden olur. Böylece insanın “savaÅŸ organları” güçlenir, ama cinsel organları büzülür: birleÅŸme olanaksızlaşır. Korkunun cinsel arzuları öldürmesi gerçekte çok anlaşılabilir bir durumdur. ÇiftleÅŸme anı, canlının dış tehlikelere karşı en açık, en korunmasız olduÄŸu andır. Böyle bir durumda canlı çiftleÅŸmeyi sürdürecek olsa, hayatta kalması olanaksızlaÅŸabilir. Yüzbinlerce yıl önce vahÅŸi bir ormanda bir insan çiftinin seviÅŸmekte olduÄŸu ve çevrede de aç bir aslanın dolaÅŸtığı düşünülürse; kuÅŸkusuz, birleÅŸme eyleminin yarıda kesilmesi gerekecektir. Böylece, tarih içinde, korkunun cinselliÄŸi bastırması insanda yerleÅŸik bir refleks mekanizması haline gelmiÅŸtir. Bu sadece “VahÅŸi aslan” türünden somut ve dıştan gelen tehditler için deÄŸil, kaynağı daha belirsiz, bulanık psikolojik tehlike ve endiÅŸeler için de geçerlidir. Kaynağı ne olursa olsun, korku, ÅŸiddetli sıkıntı ve kaygı duyguları, insanları cinsel uyarılara karşı genellikle duyarsızlaÅŸtırır. Çocukluk yıllarında veya ergenlik döneminde herhangi bir nedenden ötürü kadınlara karşı korku beslemiÅŸ bir insan, ilk cinsel deneyinde de bu sıkıntılı duyguyu üzerinden atamadığı için büyük bir olasılıkla baÅŸarılı olamayacaktır. Erkeklerde ereksiyonun gerçekleÅŸmesini veya orgazma ulaşılmasını, kadınlardaysa aynı ÅŸekilde dölyolunun nemlenmesini ve orgazma varılmasını önleyen bazı korkular oldukça basit ve yüzeyseldir. “Bu gece penisim sertleÅŸecek mi?” gibi bir kaygı, birçok erkeÄŸin geçici olarak iktidarsız kalmasına neden olmuÅŸtur. Ancak, bu gibi cinsel korkular, insanın kendisi tarafından tahlil edilebildiÄŸi için çoÄŸu zaman geçicidir. Buna karşılık, kaynakları ve nedenleri kiÅŸinin kendisince bilinemeyen bazı daha derin korku ve kaygı duyguları için bir psikologa baÅŸvurulması gerekebilir.

Suçluluk Duygusu

Bazen de baÅŸarılı ve doyurucu bir cinsel yaÅŸamın önüne dikilen engel, aşırı bir utangaçlıktır. Cinsel konularda rahat olmayan aşırı sıkılgan kiÅŸiler heyecanlarını kontrol altında tuttukları için gerçek doyuma da ulaÅŸamazlar. EÅŸlerden ikisinin de büyük bir sıkıntıyla sabahı bekledikleri, baÅŸarısız gerdek geceleri, cinselliÄŸin baskı altında tutulduÄŸu bütün toplumlarda çok sık rastlanan bir durumdur. ÇoÄŸu zaman bu cinsel iÅŸlevsizliÄŸin kökeninde bu suçluluk duygusu yatar. Kadın ya da erkek, gerek hayali, gerekse gerçek bütün cinsel eylemlerinde derin bir suçluluk kompleksinin etkisi altındadırlar ve bu yüzden, orgazma ulaÅŸsalar bile gerçek bir ruhsal ve bedensel bir doyumdan uzak kalmaktadırlar. Bunun nedenleri kiÅŸinin çocukluk deneylerinde aranmalıdır. Bazı çocuklar, hiç bir bedensel temasın hoÅŸgörülmediÄŸi bir atmosfer içinde yetiÅŸtirilmiÅŸtir. Anneler ya da babalar, kendi iç yasak ve koÅŸullanmalarından ötürü, çocuklarını yeteri kadar sevip okÅŸamaktan kaçınmışlardır; bu da çocukta fiziksel temasa karşı bir ürkeklik yaratmıştır. Bu tür anne ve babalar, çoÄŸu zaman, çocuÄŸun cinsel organıyla oynamasına da izin vermemiÅŸler, onu mastürbasyon yaparken yakaladıklarında hakaret etmiÅŸler, cezalandırmışlardır. Bunun, çocukta cinsellikle “günah” düşüncesinin birleÅŸmesine yol açması kaçınılmazdır.

Suçluluk duygusu bilinçli bir duygu da olabilir, bilinçsiz de. İnsanların önemli bir bölümünde bilinçli bir günah düşüncesi deÄŸilse bile, bulanık ve kiÅŸinin, kendisinin farkında olmadığı bir utanç duygusu cinsel yaÅŸamı etkisi altında tutar. Günümüzde bile çocuklara cinsel organ ve duygularının birer suç unsuru olduÄŸu düşüncesi yerleÅŸtirilmektedir. Bu bilinçli olarak öğretilmese bile, aileler ve yakın çevreler günlük davranışlarıyla bu duyguyu çocuÄŸa aşılamaktadır. Cinsel bölgeler örtülmekte, cinsel konular suskunlukla geçiÅŸtirilmektedir. Nitekim, soÄŸukluk ve iktidarsızlık gibi sorunların, cinsel konularda rahat, bol cinsel çaÄŸrışımlı konuÅŸmalardan çekinmeyen ve yemek yeme, oturma ve yatma eylemlerini tek bir oda içinde yürüten köy toplumlarından çok, cinsel bakımdan kapalı ve cinsel eylemin herkesin gözünden uzak ayrı “yatak odalarında” sürdürüldüğü kent topluluklarında daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu tür toplumsal nedenlerin yanısıra, cinsel organlarla dışkı organları arasındaki yakınlık da cinsellik ile kirlilik arasında güçlü bir bağın kurulmasına yardım etmektedir. Böylece bir yandan suçluluk, kirlilik ve cinsellik, öbür yandan “iffetlilik”, temizlik ve hatta cinsiyetsizlik, cinsel yönden baskı altındaki kiÅŸinin zihninde birbirine karşıt ilkeler olarak ortaya çıkmaktadır.

Suçluluk duygusu, kiÅŸiyi, oral veya anal seks gibi cinselliÄŸin sadece belirli biçim ve yönlerinden uzak tutabileceÄŸi gibi, genel bir soÄŸukluk, isteksizlik veya iktidarsızlık da yaratabilir. Kimi zaman da, suçluluk ve kirlilik düşüncelerinin arasından geçerek cinsel hazza ulaÅŸmayı baÅŸarabilmiÅŸ kiÅŸilerde biraz farklı bir saplantı belirir: yaÅŸamlarında cinsellikle “kötülüğün” özdeÅŸtirilmesini yaÅŸamış böyle kiÅŸiler, sadece “günahkar bir atmosferde” seks yapmaktan hoÅŸlanır olurlar. Ancak aÄŸrılı, sancılı veya yasak bir iliÅŸki kendilerine zevk verebilir. Bununla birlikte, kiÅŸinin eÅŸiyle mutlu olmasının böyle bir iliÅŸkiye baÄŸlı olduÄŸu ve iki taraf da onayladığı sürece, çocuklarla cinsel iliÅŸki gibi toplumca suç sayılan davranışları içermemesi koÅŸuluyla böyle bir iliÅŸkiyi bir cinsel sapma saymak yanlış olur.

“Performans” Saplantısı

Modern toplumlarda insan cinselliÄŸi üzerindeki baskılar sadece dar anlamda kısıtlayıcı yönde deÄŸildir; görünüşte özgür bir cinselliÄŸe karşı olmayan bazı tutum ve davranışlar da doyurucu bir cinsel yaÅŸamı engelleyebilir. Kadın ve erkekleri cinsel iliÅŸkilerinde deÄŸiÅŸmez rollere iten, kısıtlayıcı bir cinsellik anlayışı, özellikle son yılların cinsel özgürleÅŸmesiyle birlikte etkisini göstermektedir. Cinsel tutukluÄŸa yol açan etkenlerden biri, reddedilme korkusudur. Bazı erkekler, eÅŸleriyle birlikteyken penislerinin hemen sertleÅŸmeyeceÄŸinden veya orgazmlarını tutamayacaklarından endiÅŸelenirler. Bazıları da, eÅŸlerine yeterince zevk verecek cinsel “teknikleri” iyi bilmedikleri için tasalanırlar. Kadınlar da cinsel iliÅŸkide kötü bir “performans” gösterdiklerinden, örneÄŸin eÅŸleri kadar çabuk orgazm olamadıkları için onları tatmin edememekten çekinirler. Bazıları, fiziksel görünüşlerinin yeterince çekici olmadığını, göğüslerinin çok küçük, bacaklarının fazla kısa olduÄŸunu düşüııürler. KiÅŸinin kendini cinsel hazza bırakacağı yerde bu türden bir gerilim içine girmesi, sürekli olarak kendini yargılaması, cinsel arzuyu öldürür. Birbirini seven, birbirine önem veren ama çok deneyli olmayan iki eÅŸin ilk gecelerinden karışık, tatsız duygularla ayrılmalarının nedeni de tamamen bu türden bir “performans” kaygısıdır. Oysa doyurucu bir cinsellikte önemli olan, ÅŸu ya da bu tekniÄŸin uygulanması, vücudun ÅŸu ya da bu noktasının çekici olup olmaması deÄŸil, iki eÅŸin de kendilerini içlerinden gelen arzulara bırakabilmeleridir.

Son otuz yılın cinsel özgürleÅŸme hareketinin çeliÅŸik etkileri olmuÅŸtur. Bir yandan utangaçlık gibi daha eski cinsel sınırlanmalar etkisini azaltmış, ama bir yandan da cinselliÄŸin standartlaÅŸmasına, kalıplaÅŸmasına yol açmıştır. YaÅŸadığımız yarışmacı toplumlar, seviÅŸmeyi çok belirli cinsel birleÅŸme tekniklerine indirgemekte ve bu teknikleri en ustaca uygulayan kiÅŸileri de ideal diÅŸi veya erkek ilan etmektedir. “Bütün Kadınları Tatmin Etme Usülleri”, “Cinsel Teknik”gibi adlar taşıyan yüzlerce yayın bu standartlaÅŸmanın göstergesidir.

Bu kalıplaÅŸmanın cinsellik üzerindeki etkisi üç noktada toplanabilir: birincisi, iliÅŸkide erkek inisiyatifinin abartılmasıdır. Kendisinden hep aktif bir rol beklenen, seviÅŸmeyi baÅŸlatması ve baskın durumda olması istenen bir erkek, hep aynı “performans” düzeyini tutturamadığını görünce, kendi cinsel gücünden kuÅŸkuya kapılabilir. Hele cinsellikle ilgili bazı iç yasaklar ve sıkıntılar taşıyorsa, bu kuÅŸku giderek büsbütün cinsel iliÅŸkiden soÄŸuma haline gelebilir. Sonuçta cinsel tepkilerini ya bütünüyle ya da kısmen yitirebilir: bilinen deyimiyle. iktidarsızlaÅŸabilir. İliÅŸkide inisiyatifi ele almanın kadınca olmadığına inandırılmış bir kadın da, seviÅŸme sırasında kendisini fazlaca sınırladığında aynı sorunla karşılaşır: bu yapay pasiflik onu öyle doyumsuz bırakır ki, cinsel iliÅŸkiden hiçbir tat almaz olur: soÄŸuklaşır.

Modern cinselliÄŸin ikinci bir saplantısı; seviÅŸmenin diÄŸer biçim ve yönlerini ihmal etme pahasına “çiftleÅŸme”nin aşırı vurgulanmasıdır. Sadece erkek ve kadın üreme organlarının birleÅŸmesine indirgenmiÅŸ bir cinsellik bedenin diÄŸer erojen bölgelerinin duyarlığının yokolmasına yolaçabilir ki, bu da cinsel hazzın sınırlanmasına ve doyum olanağının azalmasına neden olur. Üçüncü olarak, modern cinsellikte orgazm, mutlak bir zorunluluk olarak görülmektedir. Cinsel iliÅŸkiye mutlaka orgazma ulaÅŸma düşüncesiyle yaklaşılması, seviÅŸmeyi baÅŸlı başına bir amaç olmaktan çıkarıp bir baÅŸka amaca ,orgazma eriÅŸmenin en kısa yolu haline getirmektedir. Bu da seviÅŸme ve cinsel haz süresini kısalttığı gibi, erken boÅŸalma gibi sorunlara da neden olmaktadır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, cinsellik bir “iÅŸ” haline gelmekte, kiÅŸisel baÅŸarı ya da baÅŸarısızlığın ölçüleceÄŸi bir sınav alanına dönüşmektedir.

Cinsel ilişkinin böyle standartlaştırılması, belirli reçetelere bağlanması, insanların cinsel tepkilerinin zayıflamasına ve arzularının azalmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, cinsel terapistler, eşlerin sevişme sırasında daha değişik yöntemler uygulamasını, orgazm olmak için kendilerini zorlamamalarını ve hatta bir süre orgazmdan kaçınıp sadece aşk oyunlarıyla yetinmelerini önermektedirler.

Aşağılık Duygusu

Cinsel tepkileri zayıflatan veya cinsel isteÄŸi öldüren duygusal engellerden biri de aÅŸağılık kompleksidir. Bazı kiÅŸiler, çeÅŸitli nedenlerden ötürü, baÅŸka insanlara oranla “eksik” ve “yetersiz” olduklarını düşünür. Bu düşünce, sonunda kiÅŸinin cinsel gücünü de etkileyebilir. BaÅŸlangıçta hiçbir saÄŸlam temeli olmayan bir “ben beceriksizim, yetersizim” düşüncesi, sonuçta kiÅŸiyi gerçekten beceriksizleÅŸtirebilir. Bazen de kiÅŸilerin genel bir aÅŸağılık kompleksine deÄŸil, sadece cinsel yeteneklerinin yetersizliÄŸine iliÅŸkin bir duygunun etkisi altında kaldıkları görülür. ÇoÄŸu zaman bunun nedeni, kiÅŸinin çocukluk ve ergenlik döneminde arkadaÅŸlarından dinlediÄŸi, gerçekle ilgisi olmayan mucizevi cinsel baÅŸarı öyküleridir. Bir baÅŸka delikanlının bir gecede dört kadınla birlikte yattığını ve sekiz defa “yaptığını” iÅŸiten deneysiz bir gencin kendisiyle ilgili bir kuÅŸkuya kapılması doÄŸaldır. Oysa çoÄŸu zaman bunlar doÄŸru deÄŸildir ve zaten herkesin cinsel tepkilerinin her zaman birbirinin aynı olması da beklenemez. Kadın ve erkek her insanın, baÅŸkasıyla kıyaslanamayacak kendine özgü bir cinsel doyum ve baÅŸarı düzeyi vardır. Bundan fazlasını beklemek bu düzeyi de düşürebilir. Bir gecede iki kereden daha fazla “yapamadığını” gören bir erkek aÅŸağılık duygusuna kapılabilir ve bu da ertesi gece onun bir kere bile “yapmasını” engelleyebilir.

Erkeklerin cinsellikle ilgili aşağılık duyguları çoğu zaman penislerinin büyüklükleri noktasında toplanır. Ergenlik çağındaki erkek çocuklar arasında en sık görülen seks oyunlarından biri, penis büyüklüklerinin karşılaştırılmasıdır. Bu tür deneyler sonunda bazı kişiler penislerinin diğer erkeklerinkinden küçük olduğu kanısına varabilirler ve cinsel gücün, penis büyüklüğüne bağlı olduğu gibi yanlış bir düşünce de taşıdıkları için, kendilerinin eşlerine zevk verecek kapasitede olmadıklarından endişe edebilirler.

Cinsel organ büyüklüğü, bir çok toplumda görülebilen bir saplantıdır. Bugün Selçuk’taki Efes müzesinde bulunan Romalılar dönemine ait Bes Tanrısı Heykeli, bir cinsel ve toplumsal güç simgesi olarak büyük penisin taşıdığı önemi gösterir. Rönesans dönemi Avrupası’nda da Aristokrat Sınıf’tan erkeklerin de, cinsel organlarını büyük göstermek için pantolonlarının içine çeÅŸitli maddeler yerleÅŸtirdikleri bilinir. Penis büyüklüğü saplantısı, çeÅŸitli kültürlerde, cinsel faaliyetin baÅŸlatıcısı ve aktif öğesi olarak erkeÄŸe verilen önemle ilgilidir. Kadının pasif ve bekleyen bir seks nesnesi, erkeÄŸin ise cinsel hazzın asıl “sahibi” olarak görülmesi, penise de gerçek dışı bir rol yüklemiÅŸtir. Oysa organ büyüklüğünün cinsel güçle bir iliÅŸkisi yoktur. Bu, büyük burnu olan erkeklerin büyük penise, büyük aÄŸzı olan kadınların da geniÅŸ dölyoluna sahip oldukları iddiasına benzeyen bir hurafedir. DiÄŸer yandan, büyük penisli erkeklerin eÅŸlerine daha çok zevk verecekleri düşüncesi de doÄŸru deÄŸildir. Cinsel birleÅŸme sırasında dölyolunun en duyarlı bölümü, ağıza yakın alt kısımlarıdır; penis, büyüklüğü ne olursa olsun, dölyolunun bu kısmına deÄŸecek bir uyarıcı görevini yapacaktır. Üstelik, çoÄŸu kadının asıl cinsel duyarlık merkezi; dölyolu deÄŸil, klitoristir. Cinsel birleÅŸme sırasında klitoris erkeÄŸin penisine deÄŸil, penisin üstünde yeralan tüylü bölgeye deÄŸer ve bu bölgenin basıncıyla uyarılır. EÄŸer bir kadın, sırf bilgisizlikten ötürü, büyük bir penisin kendisine daha çok zevk vereceÄŸi düşüncesine saplanmışsa ve bu saplantıdan ötürü küçük penisler kendisine psikolojik bir haz vermiyorsa, sorun organ büyüklüğünden deÄŸil, yalnızca bir psikolojik koÅŸullanmadan kaynaklanmaktadır.

CİNSEL SORUNLAR VE SAĞLIK

Kadın ve erkeklerdeki iktidarsızlık ve soÄŸukluk gibi cinsel sorunların çok büyük bir bölümü psikolojik kökenlidir ama, fiziksel rahatsızlık ve hastalıkların sonucu olan cinsel yetersizlikler de vardır. Özellikle, gençlikte gözükmeyen ama ilerleyen yaÅŸla birlikte ortaya çıkan ÅŸeker hastalığı, kalp, karaciÄŸer ve böbrek rahatsızlıklarının cinsel yaÅŸamı olumsuz yönde etkilediÄŸi ileri sürülmektedir. Kalp uzmanlarının, kalp hastalarının cinsel yaÅŸamıyla ilgili olarak İngiltere’de yaptıkları bir araÅŸtırma ÅŸu sonuçları vermiÅŸtir: kalp hastalarının yüzde 10′u ağır bir krizden sonra cinsel güçlerini bütünüyle yitirmiÅŸ gorünmektedir; yüzde 60′ının cinsel yaÅŸamı düzensizleÅŸmiÅŸ ve cinsel birleÅŸmeden aldıkları zevk azalmıştır. Geri kalan yüzde 30′un cinsel etkinliklerinde bir deÄŸiÅŸme olmamış, krizi geçirdikten bir süre sonra normal cinsel iliÅŸkilerine yeniden baÅŸlamışlardır. Görünüşte, enfarktüse benzer kalp hastalıkları cinsel yaÅŸama ağır bir darbe indirmektedir. Ancak, yapılan araÅŸtırma, bu hastaların üçte ikisinin geçirdikleri krizin cinsel yaÅŸamlarını ne yönde etkileyeceÄŸi konusunda hiçbir hekime danışmadıklarını da ortaya koymuÅŸtur. Buradan da anlaşılmaktadır ki, hastaların çoÄŸu bilgisizlikten ve korkudan ötürü, cinsel faaliyetlerini kendi kendilerine kısıtlamıştır. AraÅŸtırmayı yürüten kalp uzmanları, böyle bir kısıtlamanın oldukça gereksiz olduÄŸunu, hatta tam tersine hastanın durumunun daha da kötüleÅŸmesine neden olabileceÄŸini belirtmektedir. Dahası, araÅŸtırmada, hastanın yaşı da geçirdiÄŸi krizin sertliÄŸi ile cinsel faaliyet düzeyi arasında anlamlı bir baÄŸ da bulunamamıştır. 43 yaşında ikinci bir enfarktüs geçirmiÅŸ bir erkek, kısa bir süre sonra cinsel yaÅŸamına aynı tempoda yeniden baÅŸlamış, buna karşılık 46 yaşında ve oldukça hafif bir enfarktüs geçiren bir baÅŸka erkek cinsel birleÅŸmeyi kendi kendine yasakladığı için giderek isteÄŸi de zayıflamıştır. SeviÅŸme ve cinsel birleÅŸme sırasında insanın kalp atışlarında, soluÄŸunda ve kan dolaşımında büyük bir hızlanma olduÄŸu doÄŸrudur. Daha önce kriz geçirmiÅŸ kiÅŸilerin seviÅŸme sırasında kendilerini fazlaca zorlamaktan kaçınmaları da yararlı olacaktır. Ama bu kiÅŸiler kalplerini aşırı zorlamaksızın da doyurucu bir cinsel deney yaÅŸayabilirler. Öte yandan, çalışırken ve gündelik yaÅŸam içinde kalplerine cinsel birleÅŸmedekinden çok daha fazla bir yük bindiriyor da olabilirler. Enfarktüs krizi geçirmiÅŸ 14 kiÅŸi üzerinde yapılan incelemeler, bu hastaların bir gün içinde, çeÅŸitli zamanlarda örneÄŸin sıkışık bir trafikte araba kullanırken, iÅŸlerinde çetrefil bir sorunla uÄŸraşırken ya da hararetli bir tartışma içindeyken kalplerini çok daha fazla yorduklarını göstermiÅŸtir. Alınan elektrokardiyogramlar bunu kanıtlamaktadır. Birçok hekim, kalp hastalarının bir kat merdiven çıkabilecek ya da birkaç dakika hızlı yürüyebilecek durumda oldukları sürece rahatlıkla cinsel iliÅŸkiye de girebileceklerini belirtmektedir. Cinsel birleÅŸme sırasında geçirilen kalp krizleri üzerinde yapılan bir çalışma da oldukça anlamlı bir sonuç koymuÅŸtur ortaya: bu krizlerin büyük bir bölümü, evli kiÅŸilerin evlilik dışı cinsel iliÅŸkileri sırasında meydana gelmiÅŸtir. Bunun bir nedeni, bu tür iliÅŸkiler sırasında alınan ağır alkol ve aşırı yemek ise, bir nedeni de böyle bir iliÅŸkinin kiÅŸiye büyük bir kaygı, duygusal gerginlik, hatta korku vermesidir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, krizin asıl nedeni cinsel birleÅŸme deÄŸil, bu birleÅŸmenin yakalanma korkusu içinde, sıkıntılı ve gergin bir ruh hali içinde yapılmasıdır.

Bunun dışında, bazı damar rahatsızlıklarının ve özellikle şeker hastalığının kişinin cinsel tepkilerini etkilediği bilinmektedir. Ama bu etki, hastalığın ilerleme derecesine göre ve kişiden kişiye değişmektedir. Diğer taraftan bu hastalıkların etkisi, doğru bir yemek rejimi ve yaşam tarzının benimsenmesiyle büyük ölçüde giderilebilmektedir. Bu konuda kişilerin hekime danışmadan kendi yersiz korkuları ve kulaktan dolma bilgileriyle hareket etmeleri yanlış olur.

CİNSEL SORUNLAR VE RUH SAĞLIĞI

Ruhsal bakımdan sağlıklı bulunan kimselerde cinsel sorunlar görülebildiği gibi, bu sorunların birtakım psikiyatrik bozukluklar eşliğinde ortaya çıktığı da olur. Sorunların giderilmesi açısından ruhsal sorunlar ile cinsel davranış bozuklukları arasındaki ilişkinin iyi kavranması çok önemlidir. Çünkü benzer psikiyatrik belirtiler gösteren kimselerin birbirinden çok farklı cinsel tutumlar içinde bulundukları gözlenmiştir. Üstelik çeşitli psikiyatrik sorunların tedavi yöntemleri farklıdır. Bu nedenlerden ötürü, cinsel terapi uzmanının aynı zamanda psikiyatrik sorunların tanısı ve tedavisi konularında da beceri sahibi olması önemlidir. Özellikle endişe ile cinsel sorunlar arasındaki ilişkinin doğru saptanması gerekir. Herhangi bir psikiyatrik sorun yüzünden zeten endişe yaşamakta olan ve bunun bir yan etkisi olarak cinsel işlevleri bozulan bir kimsenin durumu cinsel sorunlar yüzünden endişelenen kimsenin durumundan farklıdır. Eşlerden biri psikozda ise; çifte cinsel terapi uygulamak, psikiyatrik sorunun büyüyerek tehlikeli bir hal almasına yol açabilir.

Cinsel sorunlara genellikle eÅŸlik eden ruhsal hastalıklar ; ruhsal çöküntüler ve duygusal bozukluklar, nevroz ve kiÅŸilik sorunları, ÅŸizofrenidir. Ruhsal çöküntü (depresyon) bunların başında gelir. Bu, cinsel iÅŸlevlerinde bir aksamadan ötürü tedaviye baÅŸvuran kiÅŸilerin büyük çoÄŸunluÄŸunda görülen bir durumdur. Ruhsal çöküntü; bireyin libidosunu etkiler ve cinsel isteÄŸini azaltır. Sonuç olarak erotik heyecanlanma güçleÅŸir ve böylece erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda orgazm güçlüğüne yol açmış olur. Özellikle çöküntü içindeki erkeklerde penisin sertleÅŸmesi güçleÅŸir. Hastanın bu durumdayken doÄŸrudan cinsel terapiye alınması olanaksızdır. İlk olarak ilaç ve psikoterapi yoluyla ruhsal çöküntünün giderilmesine çalışılır. Psikanalizci ruhbilimciler ruhsal çöküntüyü “bir sevgi nesnesinin yitirilmesine gösterilen bir çeÅŸit ilkel yas tutma” olarak tanımlar. Öte yandan daha bedensel yönelimli uzmanlar bu sorunu kimyasal bir bakış açısından deÄŸerlendirerek bunun kalıtım yoluyla aktarılan ve beyin metabolizmasını ilgilendiren psikosomatik bir durum olduÄŸunu ileri sürmektedir. Tedavide hastalığın hem kimyasal hem de ruhsal belirleyicilerinden yola çıkmanın en iyi sonuç verdiÄŸi bilinmektedir.

Nevroz türü ruhsal bozuklukların normal davranışlardan farklılığını saptamak güçtür. Çünkü psikoz türünden ruhsal hastalıklardan farklı olarak nevrozlu kimsenin gerçekle bağları kopmamıştır. Oldukça akılcı biçimde davranır, yargı ve fikirleri tuhaf değildir, kişiliğinde herhangi bir çözülme gözlenemez. Bu kimseler, bilinçaltlarından kaynaklanan çelişkiler yüzünden gerçekçi olmayan, yıkıcı birtakım davranışlara yönelir. Saplantı biçiminde düşünceler, sürekli el yıkama, aşırı ölçüde temizlik yapma gibi davranışlar, herhangi bir bedensel nedeni olmayan histerik belirtiler, nevroz durumunun özellikleridir. Kişilik sorunu olan kimseler ise benzer belirtiler göstermeyip, başkaları ile olan ilişkilerinde çarpık, yıkıcı davranışlara yönelirler. Anti-sosyallik, aşırı duygusallık, kuşkuculuk, ani duygusal patlamalar, kişilik sorununun çeşitli görünümleridir. Eskiden çoğu ruhbilimciler cinsel sorunları tümüyle nevroz sınıflandırmasına dahil etmekteydi. Penisi sertleşmeyen erkek, orgazma ulaşamayan kadın, eşcinsel ya da kırbaçlı türden fantazileri olan bir kimse, hem kendi çevresinde hem de psikiyatrist tarafından nevrozlu bir hasta olarak görülürdü. Oysa bu anlayış değişmiştir. Cinsel sorunları olan bazı inszanlarda, bu sorunun kişinin ruhsal derinliklerinde yatan duygusal sorunlarının belirtisi olduğuna rastlandığı gibi, bazı hastaların cinsel sorunlarının herhangi bir nevrozdan ya da kişilik sorunundan kaynaklanmadığı da gözlenmektedir. Hatta öyle nevrozlu hastalar vardır ki son derece normal bir cinsel yaşam sürdürürler. Bununla birlikte, psikanaliz okulunun nevroz açıklamasında kullandığı bilinçaltı kökenli davranışlar, çelişkiler, bastırma gibi terimler bugünkü uygulamada cinsel sorunların tedavisinde büyük ölçüde yararlanılan kavram ve araçlardır. Cinsel birleşmede bulunup boşalma yaşadığı an bedensel bir zarar göreceği inancı ve korkusuyla yaşamakta olan bir erkeğin iktidarsızlık sorunu ancak bu bilinçaltı olgu açığa çıktığında anlaşılabilir. Gerçekte bu bedensel zarar görme kaygısına pek çok cinsel sorunun kökeninde rastlanır. Bu gibi sorunlu kimseler çocuksu korkularını eşlerine de aşılayabilirler. Sevdikleri tarafından denetim altına alınacaklarına ya da terk edilerek büyük acılara maruz kalacaklarına ilişkin bilinçaltı korkular besleyen kimselere cinsel sorunlular arasında oldukça sık rastlanır.

Nevrozlu hastalar cinsel coşkulanma durumunda büyük endişe yaşayabilirler. Çoğu kez karşılaştıkları çelişkiyi yenmek için erotik uyarımlardan kaçmak ya da bu uyarımların önüne geçmek için birtakım özürler bulurlar. Bu gibi durumlarda tedavi stratejisi, hastaya erotik bağlam içinde yaşadığı endişeye karşı koyabilmesi için bir takım araçlar kazandırarak bu sırada onun erotik uyarımlara karşı ortaya çıkardığı özürleri yavaş yavaş ortadan kaldırmaktır. Cinsel terapide çiftlerden biri ya da her ikisi koyu bir nevroz içindeyse durum oldukça güçleşir. Çünkü terapi, çiftlerin kendilerini tedaviye ne ölçüde hazır hissettiklerine bağlıdır. Nevroz varlığında hem tedavinin süresi uzayabilir, hem de sonuçtan kesinlikle güvenli olunamaz. Çocuklukta takılmış, ruhsal çöküntülü ve nevrozlu bir erkeğin erken boşalma sorununu tedavi ettirdikten sonra boşalma tepkisi konusunda tam bir denetim kazandığı görülmüştür. Buna benzer biçimde orgazma ulaşamayan bir kadın bu güçlüğü yenerek orgazm yaşayabilir. Fakat yine de eksikliğini hissettiği ruhsal huzuru bulamamış olabilir. Cinsel terapi, söz konusu cinsel çelişkiyi çözüme kavuşturarak hastanın cinsellik karşısında duyduğu endişeye karşı bir savunma geliştirerek sadece cinsel sorunu halledebilir. Çoğu örneklerde görüldüğü gibi hasta, mutlu bir cinsel yaşama kavuşmasına karşın temeldeki nevrozunun sıkıntısını yaşamaya devam eder. Bazen de nevrozlu kimsenin gördüğü cinsel tedavi, söz konusu cinsel sorununun ötesinde bir yarar sağlar. Cinsel sorunu çevreleyen endişeden kurtulmanın yol açtığı rahatlık, hastanın ruhsal bütünlüğü üstünde etki yaparak tam bir iyileşme sonucunu doğurur. Şizofreni tanısı taşıyan kimselerin genellikle cinsel bakımdan sorunlu oldukları sanılır. Oysa cinsel işlevleri tamamıyla yerinde olan pek çok şizofren vardır. Öte yandan şizofreni ile cinsel sorunlar arasındaki ilişki oldukça karmaşıktır. Şizofren bir kimsenin cinsel sorunları bedensel cinsel işlevlerden çok, bu kimsenin eşiyle ve dış dünyayla olan ilişkisindeki bozukluktan kaynaklanmaktadır.

İnsanların hem ruhsal hem de bedensel saÄŸlığının çok büyük ölçüde cinsel yaÅŸamlarına baÄŸlı olduÄŸu düşüncesi, Sigmund Freud ‘un ilk yapıtlarını yayınladığı 19. yüzyıl sonundan beri gittikçe daha çok yandaÅŸ bulmaktadır. Freud’a göre, uygarlığın geliÅŸmesi, cinsel dürtüleri ve cinsel yaÅŸamı sınırlamakta, bu da insanlarda nevrozlara ve ruhsal bozukluklara yol açmaktadır. Ama bu bastırılmış cinsellik ve beraberinde getirdiÄŸi sinir ve ruh hastalıkları, modern toplumun nimetlerinden yararlanmak için ödemek zorunda olduÄŸumuz bedeldir: cinsel yaÅŸam bir sorun haline gelmekte, ama insanlar da daha rahat yaÅŸama olanağına kavuÅŸmaktadır. Bu görüşe, Freud’un kendi çalışma arkadaÅŸlarından karşı çıkanlar olmuÅŸtur. “Cinsel Devrim ” ve “Bedensel BoÅŸalmanın İşlevi ” adlı incelemelerin yazarı Wilhelm Reich , aslında cinsellikle uygarlık arasında bir çatışmanın olmadığını ileri sürmüştür. Reich’a göre, cinselliÄŸi bastıran ve sınırlayan, uygarlığın kendisi deÄŸil, sadece bugünkü biçimidir. Günümüzün baskıcı toplumları, cinsel doyumu engellemektedir. Cinsel doyumsuzluk, delilikten kansere kadar birçok toplumsal ve bedensel hastalığın nedenidir. Reich’a göre, insanlar cinsel yaÅŸamlarında özgürleÅŸtiklerinde, toplum hem gerçekten uygar hem de saÄŸlıklı hale gelecektir. Uzmanların çoÄŸunluÄŸuysa, bu türden felsefi ve toplumbilimsel sorunlara hiç girmeksizin, insanların cinsel yaÅŸamının sorularla dolu olduÄŸunu belirtmekle yetinmektedir. “İnsanm Cinsel Tepkisi ” adlı araÅŸtırmanın yazarları Masters ve Johnson, 1970′de yayınlanan ikinci kitapları “İnsanın Cinsel YetersizliÄŸi “nde şöyle demekteler: “Amerika BirleÅŸik Devletleri’ndeki evli çiftlerin en az yarısı, ya cinsel yaÅŸamlarında dumura uÄŸramışlardır ya da yakın bir gelecekte bu duruma geleceklerdir”. Bununla birlikte, cinsel sorunlar yalnızca ABD gibi sanayileÅŸmiÅŸ modern toplumlarda deÄŸil, ÅŸu ya da bu ölçüde tarihin bütün evrelerine ve çeÅŸitli toplumlarda ortaya çıkmıştır. İlk ve OrtaçaÄŸ hekimlerinin bu sorun üzerinde durduÄŸu ve cinsel rahatsızlıkları gidermek için çareler önerdikleri bilinmektedir. Yine de bugünkü anlamıyla cinsel sorunların, daha kesin bir deyiÅŸle, iktidarsızlık ve soÄŸukluk gibi sorunların, esas olarak modern zamanlarda yaygınlaÅŸtığı söylenebilir. Cinsel sorunlar, kadın ve erkeklerin normal bir cinsel iliÅŸkide bulunmalarını güçleÅŸtiren ya da büsbütün önleyen psikolojik engellerdir. ÇoÄŸu zaman çocukluk yaÅŸantılarından ya da çok baÅŸarısız bir ilk cinsel deneyden kaynaklanan korku, aÅŸağılık duygusu, sıkılganlık ve suçluluk duygusu gibi psikolojik engeller ve iç yasaklar insanlarda cinsel arzuyu azaltmakta, heyecan ve orgazma yol açan cinsel refleksleri sınırlamaktadır. Kısacası, insanın normal cinsel tepkisini engellemektedir. KuÅŸkusuz, organ bozuklukları, alkolizm, ÅŸeker hastalığı ya da kromozom bozuklukları gibi fiziksel ve biyolojik nedenler de soÄŸukluk veya iktidarsızlık gibi sorunlara yol açabilirler. Ama cinsel sorunların en yaygın kaynağı, psikolojik ve toplumsal engellerdir.

Korku ve Cinsel YaÅŸam

Normal koÅŸullarda insandaki cinsel dürtü öylesine doÄŸal ve kendiliÄŸindendir ki, henüz evlenmemiÅŸ veya bir eÅŸle iliÅŸki kurmamış insanların çoÄŸu, baÅŸarılı ve doyurucu bir cinsel birliÄŸin otomatik olarak gerçekleÅŸeceÄŸini sanırlar. Oysa cinsel faaliyet çok hassas bir mekanizmadır: kolayca arızalanabilir. İnsanın doÄŸal dürtülerinden biri olan cinsel istek, normal koÅŸullarda, bir uyarıcıyla karşılaÅŸtığında kendiliÄŸinden ortaya çıkar ve herhangi bir engele takılmadığı takdirde orgazmla sonuçlanır. Wilhelm Reich’ın dediÄŸi gibi, doÄŸal ve saÄŸlıklı bir cinsellik kiÅŸinin hiç bir iç yasaklanma duymaksızın cinsel heyecana kendini bırakabilme yetisidir. Bu, içgüdüsel bir faaliyettir ama sanıldığı gibi otomatik deÄŸildir; bazı psikolojik koÅŸulları vardır. Bu koÅŸullar olmadığında en kışkırtıcı görüntüler bile
kiÅŸilerde gerekli cinsel tepkileri doÄŸurmayacaktır. Çünkü bunların eksikliÄŸi, insan gövdesinde, cinsel iliÅŸki için gerekli olan fizyolojik dönüşümlerin gerçekleÅŸmesini önleyecektir. DiÄŸer yandan, insanlarda, cinsellik gibi temel dürtülere müdahale eden, bunların iÅŸlenmesini önleyen ikincil dürtüler de bulunmaktadır. Bu dürtüler, toplumsal yaÅŸamda doÄŸal cinselliÄŸin bastırılmış olmasından kaynaklanmakta ve insanın haz duyma kapasitesini sınırlamaktadır. Bu ikincil dürtülerin en iyi örneÄŸi “korku” dur. Genellikle korkuyla cinsel iliÅŸki birbirine ters düşer. Ani bir korku insan vücudunda adrenalin salgılanmasına yol açar. Bu madde, insana tehlikeye karşı koyabilmesi için gerekli olan enerjiyi saÄŸlar ama, cinsel isteÄŸi de söndürür. Bir yandan da savunma refleksleri, kanın sindirim ve üreme organlarından çekilip kol ve bacak kaslarına dolmasına neden olur. Böylece insanın “savaÅŸ organları” güçlenir, ama cinsel organları büzülür: birleÅŸme olanaksızlaşır. Korkunun cinsel arzuları öldürmesi gerçekte çok anlaşılabilir bir durumdur. ÇiftleÅŸme anı, canlının dış tehlikelere karşı en açık, en korunmasız olduÄŸu andır. Böyle bir durumda canlı çiftleÅŸmeyi sürdürecek olsa, hayatta kalması olanaksızlaÅŸabilir. Yüzbinlerce yıl önce vahÅŸi bir ormanda bir insan çiftinin seviÅŸmekte olduÄŸu ve çevrede de aç bir aslanın dolaÅŸtığı düşünülürse; kuÅŸkusuz, birleÅŸme eyleminin yarıda kesilmesi gerekecektir. Böylece, tarih içinde, korkunun cinselliÄŸi bastırması insanda yerleÅŸik bir refleks mekanizması haline gelmiÅŸtir. Bu sadece “VahÅŸi aslan” türünden somut ve dıştan gelen tehditler için deÄŸil, kaynağı daha belirsiz, bulanık psikolojik tehlike ve endiÅŸeler için de geçerlidir. Kaynağı ne olursa olsun, korku, ÅŸiddetli sıkıntı ve kaygı duyguları, insanları cinsel uyarılara karşı genellikle duyarsızlaÅŸtırır. Çocukluk yıllarında veya ergenlik döneminde herhangi bir nedenden ötürü kadınlara karşı korku beslemiÅŸ bir insan, ilk cinsel deneyinde de bu sıkıntılı duyguyu üzerinden atamadığı için büyük bir olasılıkla baÅŸarılı olamayacaktır. Erkeklerde ereksiyonun gerçekleÅŸmesini veya orgazma ulaşılmasını, kadınlardaysa aynı ÅŸekilde dölyolunun nemlenmesini ve orgazma varılmasını önleyen bazı korkular oldukça basit ve yüzeyseldir. “Bu gece penisim sertleÅŸecek mi?” gibi bir kaygı, birçok erkeÄŸin geçici olarak iktidarsız kalmasına neden olmuÅŸtur. Ancak, bu gibi cinsel korkular, insanın kendisi tarafından tahlil edilebildiÄŸi için çoÄŸu zaman geçicidir. Buna karşılık, kaynakları ve nedenleri kiÅŸinin kendisince bilinemeyen bazı daha derin korku ve kaygı duyguları için bir psikologa baÅŸvurulması gerekebilir.

Suçluluk Duygusu

Bazen de baÅŸarılı ve doyurucu bir cinsel yaÅŸamın önüne dikilen engel, aşırı bir utangaçlıktır. Cinsel konularda rahat olmayan aşırı sıkılgan kiÅŸiler heyecanlarını kontrol altında tuttukları için gerçek doyuma da ulaÅŸamazlar. EÅŸlerden ikisinin de büyük bir sıkıntıyla sabahı bekledikleri, baÅŸarısız gerdek geceleri, cinselliÄŸin baskı altında tutulduÄŸu bütün toplumlarda çok sık rastlanan bir durumdur. ÇoÄŸu zaman bu cinsel iÅŸlevsizliÄŸin kökeninde bu suçluluk duygusu yatar. Kadın ya da erkek, gerek hayali, gerekse gerçek bütün cinsel eylemlerinde derin bir suçluluk kompleksinin etkisi altındadırlar ve bu yüzden, orgazma ulaÅŸsalar bile gerçek bir ruhsal ve bedensel bir doyumdan uzak kalmaktadırlar. Bunun nedenleri kiÅŸinin çocukluk deneylerinde aranmalıdır. Bazı çocuklar, hiç bir bedensel temasın hoÅŸgörülmediÄŸi bir atmosfer içinde yetiÅŸtirilmiÅŸtir. Anneler ya da babalar, kendi iç yasak ve koÅŸullanmalarından ötürü, çocuklarını yeteri kadar sevip okÅŸamaktan kaçınmışlardır; bu da çocukta fiziksel temasa karşı bir ürkeklik yaratmıştır. Bu tür anne ve babalar, çoÄŸu zaman, çocuÄŸun cinsel organıyla oynamasına da izin vermemiÅŸler, onu mastürbasyon yaparken yakaladıklarında hakaret etmiÅŸler, cezalandırmışlardır. Bunun, çocukta cinsellikle “günah” düşüncesinin birleÅŸmesine yol açması kaçınılmazdır.

Suçluluk duygusu bilinçli bir duygu da olabilir, bilinçsiz de. İnsanların önemli bir bölümünde bilinçli bir günah düşüncesi deÄŸilse bile, bulanık ve kiÅŸinin, kendisinin farkında olmadığı bir utanç duygusu cinsel yaÅŸamı etkisi altında tutar. Günümüzde bile çocuklara cinsel organ ve duygularının birer suç unsuru olduÄŸu düşüncesi yerleÅŸtirilmektedir. Bu bilinçli olarak öğretilmese bile, aileler ve yakın çevreler günlük davranışlarıyla bu duyguyu çocuÄŸa aşılamaktadır. Cinsel bölgeler örtülmekte, cinsel konular suskunlukla geçiÅŸtirilmektedir. Nitekim, soÄŸukluk ve iktidarsızlık gibi sorunların, cinsel konularda rahat, bol cinsel çaÄŸrışımlı konuÅŸmalardan çekinmeyen ve yemek yeme, oturma ve yatma eylemlerini tek bir oda içinde yürüten köy toplumlarından çok, cinsel bakımdan kapalı ve cinsel eylemin herkesin gözünden uzak ayrı “yatak odalarında” sürdürüldüğü kent topluluklarında daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu tür toplumsal nedenlerin yanısıra, cinsel organlarla dışkı organları arasındaki yakınlık da cinsellik ile kirlilik arasında güçlü bir bağın kurulmasına yardım etmektedir.